VUCUDUMUZUTANIYALIM
Vücudun temel birimleri
İnsan vücudu 50 milyara yakın, ancak mikroskopla görülebilecek büyüklükteki hücrelerden oluşur. Yapıları ve görevleri aynı olan hücre toplulukları dokuları, dokular bir araya gelip organları, organlar sistemleri meydana getirir.
Hücre nedir?
1665 yılında, Robert Hooke, çok basit bir mikroskopla, bir mantar parçasının çok sayıda ufak "bölmeler"den oluştuğunu gördü ve bunlara hücre adını verdi. Vücut bir ülkeye benzer. Hücreler yurttaş, beyinse hükümettir. Bir ülkenin vatandaşları gibi, hücrelerin yetenekleri farklı olup, bunlar değişik işlerde uzmanlaşır ve vücudun çalışma bütünlüğüne katkıda bulunur. Kimi hücreler, değerli kimyasal maddeler yapar; kimi duyusal uyartıları iletir, kimi mikroplarla savaşır. Benzer işi yapan hücrelerin bir araya gelmesiyle dokular, kan, kemik, kas, sinir dokusu ortaya çıkar. Dokular da birleşerek, kalp, akciğer, beyin gibi organları oluşturur.
İskelet nedir?
İnsan vücuduna şeklini veren, çeşitli organlarımızı koruyan ve onlara destek olan kemik yapımız iskelet, 200-212 (260 kadar) kemikten oluşur. 30 kadar yassı kemik kafatasımızı meydana getirir. Göğüs kemiğinde 24 tane (12 çift) kaburga, kalp ve akciğerleri korur. 33 tane birbirine kenetlenen kemik, omurgayı oluşturur. Omurgamız da, kürek kemikleri ve leğen kemiği aracılığıyla kol-bacak kemikleriyle eklemleşir. Bu kemiklerin tümü, hızlı ve karmaşık hareketlerimize olanak sağlayan kaslara, güçlü bir destektir.
Eklem nedir?
Kemikler arası bağlantı, eklemler aracılıyla gerçekleşir. Kafatasımızda kemikler zikzak girinti çıkıntılarla birbirlerine kilitlenmişlerdir. Bu tür eklemlere "oynamaz eklemler" denir. Diğer bölgelerde eklemlerin çoğu hareketlidir. Omuz ve kalçadaki top şekli eklemle, dirsek ve dizdeki hareket kolaylığı sağlayan eklemler, "oynar eklemler"dir. Hareketli eklemlerin tümünde, kemiklerin eklem uçları, kıkırdak adını alan yumuşak yastıklarla kaplıdır. Kıkırdak tabaka ve eklem sıvısı, hareketlerimizi kolaylaştırır ve kemiklerimizin aşınmasını önler.
Gözlerimizin çalışması
Her bir gözün ağtabakasında, çubuk ve koni adını alan 120 milyon kadar görme hücresi vardır. Çubuklar alaca karanlıkta görmeye yarayıp, ancak gri tonları fark eder. Koniler, renkli görmemize yarar. Her bir ağtabakada, çok sayıda ışığı görme hücresi vardır. Bu hücrelerde bulunan özel kimyasal maddeler, ışık etkisiyle, geçici olarak değişime uğrar. Bu olaysa, sinirlerde elektrik iletileri başlatır. Uyanıklık esnasında, beyne gözlerden, saniyede milyonlarca ileti gelir. Beyin, bunları inceleyip, iki gözden gelen görüntüleri karşılaştırır ve iki ayrı ters görüntüyü tek ve net bir düz görünüme dönüştürür.
Ses nedir?
Çan ya da ses telleri gibi titreşen bir nesnenin başlattığı titreşimler dizisine, ses denir. Bu titreşimler hava, su ve katı maddelerde ilerleyebilir. Bir treni gözünüzün önüne getirin. Biri, en son vagonu kuvvetle iterse, bu bir öndekine, o da karşısındakine çarpar ve bu çarpmalar, öne doğru kuvveti azalarak ilerler. Bir ses dalgası havadan geçerken, ufak hava moleküllerinde de buna benzer bir olay görülür. İşittiğimiz birbirini yüksek bir hızla izleyen çok sayıda ses dalgalarıdır.
Ses tellerimiz ne işe yarar?
Ses telleri, gırtlaktaki iki ince gergin zardır. Bunlar titreştikçe aralarındaki açıklık süratle daralıp genişler. Bu açıklığın genişliğine göre sesin yüksekliği ayarlanır. Dar olduğunda ince sesler, genişlediğinde ise kalın sesler çıkartılır.
Kulaklarımız nasıl duyar?
Dış kulak tarafından, kulak zarı çok çabuk titreştirilir. Bu titreşimler orta kulağın üç küçük kemiği olan, çekiç, örs ve üzengi'ye; üzengiden de, oval pencerenin çok ince zarından iç kulağa geçer. Oval pencere, kulak zarından çok ufak olduğundan, hareketleri daha küçük fakat şiddetlidir. Sonunda, titreşimler, gerçek işitme organı olan ve ses uyartılarını beyne ileten, salyangoza (koklea) erişir.
Dokunarak nasıl hissediyoruz?
Deride milyonlarca sinir lifi bulunur. Bunların bazısı okşamaya, diğerleri bastırma ya da hafif dokunmaya özellikle duyarlıdır. Sıcak, soğuk, gıdıklanma ve ağrı gibi çok çeşitli dokunma duyuları ayırt edilebilir. Her birinin, ayrı sinir lifiyle iletildiği düşünülmektedir. Dokunma, genellikle hızlı iletici, ağrıysa yavaş iletici liflerce taşınır. Zararlı bir nesnenin önce dokunma, az sonra ağrı duyusunu uyarmasının nedeni budur.
Başlıca tad ve koku organları nelerdir?
·Koku lobu (beyin)
·Yumuşak damak
·Omurilik
·Burun boşluğu
·Sert damak
·Dil
·Dişler
Nasıl koku alırız?
Kimyasal buharlar, koku hücresi kılları üstündeki sıvıda erir. Hücre, bu maddeye duyarlıysa, sinirlerde ileti başlar.
Beynimiz nasıl çalışır?
Bilim adamları, son yüzyılda çok sayıda araştırma yapmış olmasına rağmen beynimizin tam olarak nasıl çalıştığını çözememişlerdir. Beyin milyonlarca sinir hücresiyle, glia hücresi adını alan destek hücrelerden oluşur. Sinir hücrelerinin, bilgileri getirici ve götürücü uzantıları vardır. Tek bir hücrenin, 200 diğer hücreyle bağlantısı olabilir. Birçok hücrenin, vücudumuzun uzak bölgelerine varan çok uzun lifleri bulunur.
Atardamar ne işe yarar?
Atardamar, kanı kalbimizden organlarımıza kan taşıyan damardır.
Böbreğimizin ana görevi nedir?
Böbreğimiz, kandan idrarı çıkartmaya yarar.
Diyafram nedir?
Göğüs ve karın boşlukları arasında bulunan, solunumda önemli rolü olan geniş bir kastır.
DNA nedir?
DNA genlerin esas yapısı olan, bir kimyasal maddedir.
Doku nedir?
Bir organı oluşturan benzer cinsten hücreler topluluğuna doku denir.
Enzim nedir?
Enzim, sindirim gibi vücuttaki kimyasal değişiklikleri kimyasal bir maddedir.
Hormon nedir?
Hormon, vücudun bir bölgesinde bir bezce yapılan, dolaşımla gidip, diğer vücut bölgelerinin çalışmasını etkileyen bir kimyasal habercidir.
Hücre bölünmesi nedir?
Bir hücrenin iki ufak hücreye bölünerek üremesidir.
Kalbimiz nasıl çalışır?
Kalp, kanı vücutta dolaştıran kas pompadır. Dakikada, ortalama 70 kez atar. Her atımda, kalbin iki tarafından üçte bir bardak kadar kan atılır. Tek bir dolaşım yarım dakika kadar sürer. Kalbin sol tarafı, akciğerlerden gelen oksijeni zengin kanla buluşturur; sağıysa kirli kanı temizler.
Ayaklarımız 26 kemik, 114 bağ ve 20 kastan oluşuyor.
Onlarla dünyayı, yaşamımız boyunca yaklaşık olarak 2,5 defa turluyoruz.
Ayaklarımızın yapısını ve nelere katlanmak zorunda olduklarını biliyor muydunuz?
Ayak, bir sanat eseridir
Ayakları kimse takdir etmese de, istatistikler ediyor. Beşikten mezara kadar, günde yaklaşık 150 milyon adım atıyoruz. Yaşam boyunca, ortalama 100.000 kilometre yürüyoruz, bu da yaklaşık olarak dünya etrafında 2,5 tur anlamına geliyor. Günde yaklaşık 3 kilometre yol yürüyen ortalama bir insan için oldukça etkileyici bir performans... Ancak, garsonlar, postacılar, gezginler ya da uzun mesafe, yürüyüş yapanların aldığı günlük mesafe rahatlıkla bunun iki veya üç katına çıkabiliyor.
Kadavralar üzerinde araştırmalar yaptığı için konu hakkında bilgisi olan doğa araştırmacısı Leonardo da Vinci, "Ayak, 26 kemik, 114 bağ ve 20 kastan oluşan bir sanat eseridir" demişti. Anatomik olarak bakıldığında bu sanat eserinin temel yapısını, 7 bilek kemiği, 5 tarak kemiği ve 14 parmak kemiği oluşturuyor. Bu kemikler iç içe geçmiş iki kemer şeklinde: biri ayağın uzunluğu yönünde, ikincisi de ayağın ön bölümünde enine doğru... Çok sayıda bağ ve kas kirişi, tüm bu parçaların birbirine bağlanmasını ve birlikte çalışmasını sağlıyor. Bir eldiven gibi hareketli ve esnek, ama aynı zamanda sağlam ve dengeli olmak gibi birbirine tamamen zıt iki temel işlevi ancak bu şekilde gerçekleştirebiliyor. Ayrıca, dengede durma eylemi için birçok canlı dört desteğe ihtiyaç duyarken, insan iki ayaküstünde durabiliyor.
Hareket halindeyken inanılmaz şeyler yapabiliyor. 100 kiloya varan ağırlığı, topuklardan eklem kemiklerine aktararak yay görevi görüyor. Topuk, derialtı yağ dokusuna bağlı bulunan odacıklarla dolu bir bağ ve yağ dokusundan oluşuyor. Bu yapısıyla, yürüme sırasında serbest kalan hareket enerjisini frenleyen yüksek nitelikli tampon görevi görüyor. Doktorlar, dünyada ayak kadar hassas ve güvenilir bir şekilde fren yapabilen başka bir sistemin (ABS de dahil) daha bulunmadığını belirtiyorlar.
Ayaklarımızın taşıdığı yük
Yürüme sırasında sadece beden ağırlığını taşırken, koşma sırasında yaylanarak beden ağırlığının iki ya da üç katına fırlatması gerekiyor. Bu hareketi, maraton koşusunda ayak başına 12.000 defa yapabiliyor. Meksika'da yaşayan Tarahumara Kızılderilileri'nin koştuğu süper maratonda, ayaklar 36 saat boyunca hiç durmuyor. Ve onlar daha birçok şeye dayanıyorlar. Kaleciler, kale önünde topa vurup, hızım saniyeden bile daha kısa bir sürede 120 km/s'ye çıkararak 90 metre uzaklığa fırlattıklarında acı bile hissetmiyor. Paten kayan bir kişi 60 km/s hızla virajı dönerken, ayağa, daha doğrusu 1,3 santimetre enindeki kızakların üstüne 650 kilogram basınç uyguluyor. Ayak, yüksek atlama yapan atlete, çıtanın üstünden heyecan verici atlayışlar, balerine de parmaklarının üstünde nefes kesen dönüşler yaptırtıyor. Tenis oyuncusunun zıplama hareketi, kikbokser'ın hızlı tekmeleri, jimnastikçinin artistik denge hareketleri onlar olmadan gerçekleşemezdi.
Canlıya destek veren bu organlar sadece yürürken, hoplarken, dans ederken ya da koşarken de ağır çalışmak zorunda. Normal ayakta dururken bile sürekli hareket ediyor, öne, arkaya yana eğiliyor ve bu sırada bedenimizin ağırlık noktasını sürekli değiştiriyoruz. Bir de, genellikle pürüzlü zeminde hareket ettiğimiz ya da engeller üzerinden geçmek zorunda olduğumuz düşünülürse... O anda burnumuzun üstüne düşmememiz için, ayağımız yıldırım hızıyla tepki vermeli ve yeri güvenli kavramalı.
Ayak tabanında bu işleri yapmakla görevli yüzlerce sinir reseptörü var. Beynimize, ayakların bulunduğu yer ve zeminin nitelikleriyle ilgili sayısız bilgi gönderiyor. Kafatasının içindeki bilgisayar da, ayaktaki ve bacaktaki kasları harekete geçirerek, doğru pozisyonu almamızı sağlayan belirsiz sinir sinyalleri gönderiyor.
Seni gıdıgıdı cezası
Ortaçağ'da, ayakların duyarlı olmasından yararlanılarak insanlara cezalar veriliyordu. Cezalandırılacak kişinin ayaklarını, ortasında iki tane delik bulunan tahta levhanın arasına kilitliyorlar, sonra da saman çöpleriyle gıdıklıyorlardı. Çok kötü bir işkence olmalıydı.
Ateş üstünde yürüyebilir miyiz?
Son birkaç yıldır, çeşitli korkulardan kurtulmak, motivasyonu artırmak ve "içerdeki ben"i bulabilmek için özel seminerler ve yöneticilik kurslarında, yanan kömürlerin üstünde yürüyebilme hünerini geliştirmek çok moda. Bu, ruhun maddeye karşı bir zaferi mi yoksa bir mucize mi? Max-Planck Enstitüsü'nden bilim adamları bu ilginç olayın sırrını uzun süre önce çözmüşler. 900 santigrat derece yerine 440 santigrat dereceye getirilen kor sıcaklığı, ayakların altında 100 santigrat derece olarak hissediliyor. Bu sıcaklık da, önceden antrenman yapmasa da herkesin kısa bir süre için dayanabileceği bir sıcaklık.
Aşırı yük
Aydınlanmanın dinlenmek bilmeyen filozofu Jean-Jacques Rousseau "Ruhumun hareket etmesi gerektiğinde, bedenim de hareket halinde olmalı" demişti. Peki biz durmak bilmeyen ayaklarımıza nasıl teşekkür ediyoruz? Günün üçte ikisinde sağlıklı olmayan, koyu renkli, iyi havalandırılmamış deri, kumaş ya da sentetik malzemelerden yapılan ayakkabılar giyerek... Ya da onları spor yaparken bileğimizi incitip, kas liflerini yırtıncaya, sinir uçları iltihaplanıp kemiklerin ağrısından ağlayıncaya kadar yorarak. Aslında çok dayanıklı olan yürüme aracımızın gücü bir gün, bir yerde tükenebiliyor. Doktorlar, "Halux valgus"tan şikâyetçi olan insan sayısının hızla yükseldiğine işaret ediyorlar. Bu rahatsızlık, özellikle kadınların ayaklarını sivri uçluve dar ayakkabılara sıkıştırmaya çalışmaları sonucu ortaya çıkıyor. Ayaklar, kadınların, özellikle de yeni modayı takip eden gençlerin hoşlandığı şeylerden; yani yapısını bozduğu, eklemlere, tabana ve parmaklara zarar verdiği için doktorların ısrarla uyardıkları apartman ya da yüksek topuklardan nefret ediyorlar. Uçları büyüyen parmaklar, çekiç parmaklar, nasniar, tabanı çökmüş, çarpık ya da düztaban ayaklar sık görülen şikâyetler... Bunlar, uygun olmayan ayakkabıların giyildiği çocukluk döneminden kaynaklananlar. Bir de, ilerleyen yıllarda yaşlılık nedeniyle ortaya çıkan şekil bozuklukları görülüyor.
Sahilde çıplak ayakla...Ayaklar kendilerini, rahatsız ayakkabılardan kurtularak kaldırımlardan uzaktaki kıyılarda, kumların üzerindeyken çok özgür ve rahat hissediyorlar. Doktorlar, ayak sağlığı için bu dinlenme programını daha sık öneriyorlar.
Aşırı yüklenildiği için, ayak rahatsız olmaya başlayınca, bundan bütün beden etkileniyor. Dizlerde ağrı başlıyor, sinirler iltihaplanıyor, sırt ağrıları başlıyor. Bu şikâyetleri sporcular yaşadıkları zaman, doğrudan performansları ve bununla birlikte ruh sağlıkları etkileniyor. Kondisyon sporlarıyla uğraşanların neredeyse yarısının ayaklarında şekil bozukluğu görülüyor. Ve sporcular, ayak sağlığını korumak bir yana, kötüleştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Onlara işkence yapmak yerine daha çok ilgilenilmeli. Ne de olsa insanları, canlıların hakimi yapan ayaklan... Laetoli'de ( Tanzanya-Afrika) bulunan fosil izleri, 3,5 milyon yıl önce yaşayan ve iki ayaküstüne kalkarak dünyaya hükmetmeye başlayan insanların gücüne sessizce tanıklık ediyor. Yürümek için kullandığı araçları, balık yüzgeçlerinin evrimleşmiş şekliydi. Bu yüzgeçler 400 milyon yıl önce canlılar ilk olarak karaya çıktıklarında, ikiyaşayışlılar, sürüngenler ve memelilerde farklı farklı yürüme araçlarına dönüşmüştü.
Evrile çevrile ne hale geldik
Anatomik yapısı itibariyle insana en yakın canlı olan maymunlar için, ağaç tepelerinde ve dev ormanlarda en iyi hareket etmesini sağlayan araç ayakları değil, uzun parmaklan ve geniş taraklarıyla iyi kavramasını sağlayan elleriydi. Yerde yürüyen insanda ise ayaklar, ayakta durmayı, yürümeyi sağlayan ve destek niteliğindeki yürüme araçlarına dönüştü.
Zamanla, büyük parmaklar küçüldü ve tüm parmaklar biraz daha birbirine yaklaştı. Bu nedenle insanlar, maymunlara büyük kolaylık sağlayan kavrama yeteneklerini kaybettiler. Kaza ile ellerini kaybeden insanlar, yoğun egzersizlerle bu yeteneği kısmen tekrar kazanarak ayağıyla yemek yiyebiliyor, resim yapabiliyor ve yazabiliyor.
En çok yüklenildiği an...Balerin, ayakları üzerinde dans etmeye başlayınca, bedenin tüm ağırlığı 5 tane parmak üzerinde toplanıyor. Uzun yıllar çalışılarak kazanılabilecek bir yetenek,.. Ancak, bu başarı, çoğu zaman ağır ayak hastalıklarını da beraberinde getiriyor.
Hayran olduğumuz yetenekli ayaklar, şirin-küçük ayaklar, ayak fetişisti miyiz?
Ayaklar, ortama göre farklı niteliklerde olabiliyor. Bu, küçücük ayakları olan Eskimo örneğinde rahatlıkla görülebiliyor. Uzun ayaklar soğukta daha çabuk donacaktır. Almanya'nın kuzeyi ve İskandinav ülkelerinde yaşayanlar, Güney Avrupa'da yaşayan insanlara oranla daha büyük ayaklara sahipler. Amerika'nın Florida eyaletinde yaşayan Matthey Mc-Grory dünyanın en büyük ayağına sahip. Özel yapılan 96 numara, 5 çift ayakkabısının değeri 15.000 dolar değerinde. Spor dünyasının dev ayakları, genellikle en küçük ayaklı insanlardan oluşuyor. Ayakkabı numarası 42 ve daha altında olan futbolcular en kuvvetli ayaklara sahip.
Küçük ve zarif bir kadın ayağı, hoş bir ayakkabı içine girdiği zaman, bazı insanlar ayak fetişisti bile olabiliyorlar. Goethe bunlardan biriydi. Şair bir yazısında "Güzel ayakları olan yaşlı bir kadına bakıldığında bile insanın içinden ayakkabısını öpmek geliyor" diyordu. İsveçli yazar August Strindberg, kadın ayaklarını o kadar çok seviyordu ki, ayaklar onda psikolojik bağımlılık haline gelmişti. "Bir Çılgının Savunması" adlı eserinde bu sorununu edebi olarak çözmeye çalışmıştı. "Bir deli, burnu yerde 'bir av köpeği' gibi kadın izini takip ediyor" diyordu.
Ohhhh... ayak kokuyor
Bu olay, 19.yüzyılda yaşayan ve sevgililerinin ayakkabısından şampanya içen aşıkların öykülerini hatırlatıyor. Her halde kimyagerlerin daha birkaç yıl önce buldukları bir gerçeği onlar bilmiyor, ama hissediyorlardı: Ayak teri, bileşim olarak genital organlarda üretilen koku maddelerine benziyor ve dolayısıyla cinsel uyarıcı etki yaratıyordu.
Prens Külkedisi’nin nesini beğendi?Yoksa prens ayak şeyi miydi?
Ayakların erotizmine, Grimm'in yazdığı "Külkedisi" adlı masalda da değiniliyordu. Çirkin, aptal ve kocaman ayaklara sahip iki kız kardeş, prensin kalbini böyle kazanabileceklerine inandıkları için ayak parmaklarını kesmişlerdi. Ama masal onların lehine gelişmiyor. Geleneklere uyarak mutlu sonla bitmesi gerektiği için, genç prens seçimini, açgözlü, kötü kalpli üvey annesi tarafından pis işleri yapması için mutfağa kapatılan ve zarif, küçücük ayaklara sahip en küçük kız kardeş yönünde kullanıyor.
Çinliler kadınlarının bu işkenceye katlanmasını neden istediler?
Ama asıl daha önce Gharles Perrault tarafından yazılan "Külkedisi”nde konu çok daha dikkat çekici ele alınmış: Prens, Külkedisi Sindirella'nın küçücük altın terliklerinden, daha doğrusu onu süsleyecek zarif ayaklarından çok etkileniyor. Böylelikle çok eski bir güzellik idealini, yani küçük kadın ayaklarının daha çekici olduğu düşüncesini bir daha gündeme getirmiş oluyordu. Masalın böyle bitmesi, kuşkusuz bir rastlantı değildi. Bu masalın kaynağı Çin'den geliyordu. Ve orada, küçük kadın ayaklarına duyulan tutku, iç karartan bir gelenekle en üst seviyeye tırmandırılmıştı. Küçük ayaklara sahip olmasıiçin, üst tabakaya ait kadınların ayaklan daha altı yaşından itibaren aşağıya doğru kıvrılıp bağlanıyordu. Daha sonra, her iki haftada bir iki santim daha kısa yem ayakkabılar giydiriliyordu. 7,5 santimetre uzunluğa sahip ünlü lotus ayaklan böyle yaratılıyordu. Kadınların küçük ayaklı olmasının Çinli erkekler için birçok avantajı vardı: Bu ayaklarla kaçamadıkları ve çalışamadıkları için, onlar üzerinde rahatlıkla hakimiyet kurabiliyorlardı. Minik adımlarla yürüyebildiklerinden, vajina kasları çok geç yaşlara kadar çalışmış oluyor, erkekler de buna çok değer veriyordu.
Avrupalıların ayaklara bakış açısı daha farklı... Avrupa kültürüne göre, güzel bir kadın ayağının yüksek kemerli olması gerekiyor. Öyle ki, ayak tabanı ile parmak uçları arasından ince bir su akıntısı, ayak derisine dokunmadan rahatlıkla akabilmeli... Yüksek topuklu ayakkabılar, ayak köprüsünü istenilen yüksekliğe çıkartarak arzulanan çekiciliği yaratıyorlar, özellikle de kaldırımda çıkardığı tak-tak sesiyle...
Aslında ayaklar tarih boyunca çok önemsenmişti. Eski tarihlerde savaş yapıldıktan sonra kazananlar boş yere ayaklarını yenilenlerin sırtına basmıyorlardı. Bu, büyük bir zafer göstergesiydi. Peki yenilen ne yapıyordu, o da zafer sahibinin ayaklarına kapanıyordu. Günlük yaşamda da insanlar psikolojik savaşlar yaparken "birbirinin ayağına basmak" deyimini sıkça kullanıyorlar.
İnançlar ve ayaklar
Engizisyon döneminde kilise, büyücülük yapmakla suçladıkları kadınların sihirli güçlerini, ancak ayaklan yere bastığında gerçekleştirebileceklerine inanıyordu. Bunun için cadı, ölüm cezası uygulanarak yakılmadan önce, yere basmaması için ateşin bulunduğu alana kadar bir arabayla götürülüyordu.
Papazlar, fakir insanların Tanrı önünde eşit olduklarını vurgulamak için onların ayaklarını yıkıyor. Birçok dinde tanrının evindeki kutsal zemine sadece çıplak ayakla basılabiliyor. İncil'de Tanrı, Musa'ya "Ayakkabılarını çıkar, çünkü üzerine bastığın yer, kutsal topraklardır" diyor. Bu nedenle birçok insan yılın belirli zamanlarında kutsal toprakları ziyaret ederek hac görevlerini yerine getiriyorlar.
Tanrıların izinden yürümek, ister bir inanç isterse de bir gelenek olsun, günümüzde de sürüyor. Hollywood'un en göz alıcı dönemlerinde sahnelerin kahramanı olan yıldızlar, arkalarında, Los Angeles'taki Hollywood Bulvarı'nda betona dökülmüş ayak izlerini bıraktılar. Hemen hemen her gün, gruplarca turist burayı ziyaret ederek, ayak izlerinin büyüsüne kapılıyor. Kim, hayatında bir kere Humphrey Bogart ya da Greta Garbo'unun ayak izlerine basmak istemez ki?
Ayaklar masa altında gizli dokunuşlarla ifade ederken de bu hassas yapısı çok işe yarıyor. Ayaklara masaj yaparken de öyle... Esoterik uzmanlarına göre, çok sayıda sinir, iç organlarımızı tabanımızdaki deriye bağlıyor. Mide ve böbreklerimiz, karaciğer ve pankreasımız, eklemler; hatta tek tek dişlerimizin hepsinin tabanımızda bir temsilcisi var. Masajla bu noktalar uyarılarak hasta organa iyileştirici sinyaller gönderilip, neredeyse tüm hastalıklar tedavi edilebiliyor. Hatta varis ve kısırlık bile.
Refleksoloji, ayaklara yapılan masajlarla, bedenin kendi kendisini iyileşme gücünü harekete geçirmesidir.
Vücudumuzda kaç kemik vardır
Doğduğumuzda sahip olduğumuz kemik sayısı 300'ün üzerinde. Gelişim sırasında bu kemiklerden bir kısmı birbiriyle birleştiği için yetişkin vücudundaki kemiklerin sayısı daha az. Kişiden kişiye değişebilmekle birlikte, bu sayı 206 olarak kabul ediliyor

alıntı